Size nasıl yardımcı olabilirim?
Dijital Oyunlar
BİR “SOSYAL MEDYA” YAZISI
Sosyal Ağlar

BİR “SOSYAL MEDYA” YAZISI

Yazar(lar): Arda İNAL | 27 September 2019, Friday 14:43 | 777 görüntüleme

İlk soru şu: İnsanoğlu, sosyal medyayı neden bu kadar sevdi? Belki, beğenilmek için… Peki, neden beğenilme isteği duyar insan? Neden hayatı üzerinden “hesap” ya da “bildirim” verme ihtiyacı hisseder sosyal medyada başka insanlara, başka hayatlara? Hem yöneltilen bu “beğeniler”, gerçek midir?

Öyle afilli “sosyal medya” tanımlarına gerek duymadan girmek istiyorum konuya. Çünkü artık hepimiz bir parçası olduk youtube, facebook, twitter, instagram, google+, snapchat, pinterest, vine, periscope gibi “sosyal” “iletişim” “araç”larının… Onları o kadar çok sevdik ki, artık pek çoğumuz gökyüzüne bakmıyoruz. Boyun düzleşmesi, duruş bozukluğu gibi rahatsızlıklardan tutun, bir telefon ekranına bakarken kazaya kurban gidip ölenimize kadar ne ararsan var insanlığın sosyal medya yolculuğunda…

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım, sosyal medyaya ayırdığım vakitten aşırı derecede rahatsızlık duyuyor oluşum ve bu konuda yalnız olmadığımı hissedişimdir. Bu nedenle bazı tespitler yapmaya çalışacağım. Kimseye de “sosyal medya hesabınızı kapatın” mesajı vermek gibi bir amacım yok. Zaten böyle bir amacım olsa da sonuçsuz kalırdı. Beğenenleri dahi bu yazıyı sosyal medya hesabında paylaşır, hayatına devam ederdi. Muhtemelen de öyle olacaktır. Benim için şu aşamada önemli olan, sadece kendimle hesaplaşmak ve bir sonuca varmaktır. Dolayısıyla aşağıda her ne kadar yer yer nesnel bilgiler de versem, ulaştığım tespitler ve sonuçlar tamamen özneldir ve kendimle ilgilidir. Aynı sonuca varmak isteyen, kendi yolunu yürümek zorundadır.

İlk soru şu: İnsanoğlu, sosyal medyayı neden bu kadar sevdi?
Belki, beğenilmek için… Peki, neden beğenilme isteği duyar insan? Neden hayatı üzerinden “hesap” ya da “bildirim” verme ihtiyacı hisseder sosyal medyada başka insanlara, başka hayatlara? Hem yöneltilen bu “beğeniler”, gerçek midir?

Bir başkası onun kişisel bilgisayarına izinsizce sızıp fotoğraflarını, anılarını, beğenilerini çalsa hoşnut mu kalır insan? Kuşkusuz ki hayır... Aksine; karşı çıkar, itiraz eder, şikâyetçi olur. (En azından eski değer yargılarına göre öyleydi.) Peki, neden aynı insan kendi eliyle teşhir ve teslim eder tüm yaşadıklarını kim olduğunu dahi bilmediği insanlara?

Bir sosyal medya hesabının mantığı aşağı yukarı şundan ibarettir: Bir kişi (kendisine elektronik ortamda ulaşılabilmesi için açtığı) e-posta adresini ve şifresini girer, kendi sosyal çevresini o ortamda oluşturur ve paylaşımlarda bulunur… Kâh fotoğraf paylaşır, kâh bir anekdot, kâh bir yorum ya da bir mesaj…

Bunu anlayabilmek için sosyal medyanın işlevlerini ve etkilerini gerçekçi ve objektif bir şekilde tespit gerekir. Birtakım “işlevleri” ve “sonuçları” olduğu ve bu sonuçların insanoğlunun başını döndürdüğü aşikâr… Bense bunların tamamına girmeden, aşağıda sosyal medyayla ilgili bazı basit tespitler yapmaya ve bilgiler vermeye çalışacağım:

Sosyal medya, kişiye en basit anlamda bir “sosyal” (!) çevre ve bu çevreyle iletişim ve etkileşim kurma olanağı sağlıyor. Örneğin, ilk günlerinde mavi “f” logosu herkes için bir anlam ifade etmiyordu ama bugün Dünya’da 2,4 milyar, Türkiye’de 42 milyon kullanıcısına sahip oldukları biliniyor. Yani çevrenizdeki –neredeyse- herkese ulaşabilmeniz mümkün. Bu site, insanlara ellerindeki telefonlarla tüm çevrelerine ücretsiz olarak sesli, görüntülü olarak telefon edebilmelerini ve ücretsiz mesaj atabilmelerini de sağlıyor. Ve işin tuhaf tarafı, sosyal medya günbegün öyle hızlı yayılıyor ki, yeni fikirler ya da tasarımlar ortaya koyan yeni platformlar bile sadece birkaç gün içinde milyonlarca kullanıcıya ulaşabiliyor.

Yine sosyal medya, kişiye kendisini (…) hissettiriyor. Bu parantezi neden açtığımı aşağıda açıklayacağım. Ama başlangıç olarak “önemli” ya da “iyi” gibi kelimeleri baz alıp okumaya başlayabilirsiniz. Evet, sosyal medya gerçekten de önemli hissettiriyor. Çünkü o ortamda kendi arkadaş çevrenizi oluşturmuşsanız, yazılı ya da görsel bir paylaşım yaptığınızda o çevrenizi oluşturanlar sizin yazdığınız, yaptığınız, paylaştığınız şeyi (genellikle de ne olursa olsun) beğenme eğilimi gösteriyorlar veee puf! Artık sevildiğinizi, beğenildiğinizi, onaylandığınızı, takdir gördüğünüzü görmek isteyen nefsiniz tatmin olmuş oluyor. Zamanla, bu beğenilme hissi giderek daha lezzetli hale geldiğinden, sosyal medya hesabınız hayatınıza çeşitli tetikleyicilerin yardımıyla şekil vermeye başlıyor. Bu birkaç farklı tetikleyiciden ilki, beğenilme pastasının lezzetli gelmesi nedeniyle devamını aramamız ve artık “tutacak/beğenilecek şeyler” paylaşmayı düşünmeye başlamamızla tetiklenip, zamanla gördüğümüz göz dolduran bir manzarayı ya da leziz bir yemeği öylece oturup seyretmek yerine fotoğraflamakla ve sosyal medya hesabımıza yüklemekle süregelip, nihayet ise sosyal medya hesabımızda paylaşmak istediğimiz şeyleri yaşamaya başlamamızla son buluyor. Örneğin, bir gün önce fotoğrafını paylaştığımız şeyleri giymemek ya da kullanmamak için farklı tercihler yapmaya başlıyoruz. Sonuç? Fethedildik…

Diğer tetikleyicide ise kendimizi önemli hissetme ihtiyacımız amaç olmasa bile araç: Bu sefer sosyal medyayı insanlara (belki de gerçekten) ulaşma ihtiyacıyla kullanmaya başlıyoruz. Örneğin tanışmak ya da yıllar sonra bir diyalog kurmak ihtiyacı hissettiğimiz insanlara ulaşabiliyor, onların hayatını (ilk kez ya da yeniden) takip etme ve öğrenme olanağı buluyoruz. Ücretsiz olarak arkadaş çevremizi arayabiliyor ya da aramak istediklerimizi arkadaş olarak ekleyebiliyoruz. Tamam, buraya kadar her şey yolunda… Peki zamanla? Zamanla bu kişi ya da kişiler birikiyor ve iletişim aracı olarak gördüğümüz sosyal medya hesapları bizi diğer unsurlarıyla esir almaya başlıyor. Örneğin, sadece bir karşı cinsi takip etmek ya da en masum örnekle aile bireylerine ulaşmak amacıyla kullandığımız bir platform bizi merak ettiğimiz insanları ya da olayları sürekli takip etmeye, mütemadiyen kendisini kontrol etmeye yöneltiyor. Sonuç? Yine fethedildik… Başka pek çok tetikleyici sayılabilir. Çünkü sosyal medyanın insanlarda yarattığı pek çok farklı etki var. Yukarıdaki parantezi işte bu etkiyi tek bir potada eriterek tarif etme noksanlığı yaşadığımdan açmadım. Zira açtığım bu üç noktalı parantezi nasıl doldurursanız doldurun sonucu aslında aynı kapıya çıkıyor: “Sosyal medya iyi(ymiş gibi) ve önemli(ymiş gibi) hissettirir.” İşte burada ikinci ve kocaman bir parantez daha açmak gerekiyor. Hakeza açtığımız önceki minik ve masum parantez, her bir ‘eşsiz’ insanın bilinçaltında, bilincinde ve bilinç üstünde farklılıklar gösterebilmekteyse de, bu sonsuz farklılıklar kümesi biraz daha yukarıdan bakıldığında o kadar da sonsuz olmadığından, insanların aslında o kadar da “eşsiz” olmadıkları sonucuna ulaştırabiliyor. Yani sosyal medya insanlara “önemli” olduklarını hissetme olanağı veren bir iletişim/haber-bilgi alma platformu olma iddiasıyla girdiği hayatımızda artık bizleri kendimizi “sıradan biri” olmadığımızı ispatladığımız, kendimizi ifade ettiğimiz, hayatımızı sanki bir ünlüymüşçesine ilgili gözüken gözler önüne serdiğimiz bir bağımlılık yapıcı madde halini alıyor. Dolayısıyla herkesin sıradışı olduğu bir dünyada sıradışılık, sıradanlaşıyor. Peki ne mi oldu? Bilgisayar ve internetin bize sunduğu olanaklar, insanlığın günümüze dek getirdiği tüm mirası dakikalar hatta saniyeler içerisinde altın tepside sunmakla sınırlı kalmadı; eskiden “31/2 Disket A” kapasitesinde olan bilgi taşıma potansiyelini şimdi yüzlerce gigabyte’lık ücretsiz online bellekleri ve veritabanlarını, harici flash-diskleri ve blu-ray diskleri içine alan bir “büyükveri” haline dönüştürdü ve sonunda bizi de başkalarının önüne sunulan o altın tepsinin içine katıverdi! Hem de kendi gönül rızamızla!

Birkaç ilginç örnek vermek gerekirse, insanlar artık kötü niyetli başkalarının eline düşebileceğini bile bile en çıplak, en mahrem hallerini dahi fotoğraflayıp bilgisayarlara ya da telefonlara kaydedebiliyor. Hatta bazı arka planda kalmış şöhretlerin yeniden ün kazanabilmek için bunu bilerek yaptıkları dahi konuşuluyor! İşin daha tuhaf yanı ise bu namahremin işe yaraması ve “mağdur”larına dünya çapında bir haber değeri katması oluyor. Bir başka örnek ise daha da ilginç: Hem ülkemizde hem de dünyada insanlar hayatlarına sosyal medya hesapları üzerinden verdikleri mesajlarla ve “canlı yayında” son verdiler. Yani insanlar, kendilerine sunulan ve her bir dakikası birbirinden kıymetli olan hayatlarını, bir mesaj verme kaygısı gütmek suretiyle sosyal medyadan canlı yayınlayarak sonlandıracak kadar ileri bir düzeyde sosyal medyaya dâhil olma ihtiyacı hissediyorlar! Dünün fotoğraf çektirmek istemeyen utangaç çocukları bugünün hipster’ları, instagram fenomenleri gibi imgeler haline dönüşmüş durumdalar. Bazı insanlar sosyal medya hesaplarında daha fazla takipçi sahibi olmak için en azından saatler, daha da ötesi ciddi denilebilecek paralar harcıyor, bazıları ise sadece kendilerine açtıkları sosyal medya hesapları nedeniyle popüler olmuş durumda… Başka hiç ama hiçbir vasfı olmayan ama adını sanını bildiğimiz insanlar öyle çoğaldı ki!

Peki, benim de içinde olduğum bu kocaman sosyal medya topluluğunun ferdi olan bizler neden bu topluluğun bir parçası olmayı bu kadar önemsiyoruz? Daha da önemlisi, ne yapmalıyız? Bir yandan bu programlara bu kadar zaman ayırmamak, bu kadar “teslim olmamak” gerektiğini bilirken, neden öbür yandan hâlâ onların bir parçası kalıyoruz? Pek çokları zaman zaman muhtelif küskünlüklerle silip, kapatıp, dondurup sonra yeniden açıyorlar hesaplarını. Yalnızca az sayıda insan tüm sosyal medya hesaplarından bağımsız hale gelebilmiş durumda. Onlar da ya özgüven eksikliği gibi psikolojik unsurlarla ya da maddi imkânsızlıktan dolayı teknolojiden uzaklaştıkları yahut uzak kaldıkları için... Elbette aydınlanmış olanlarımız da vardır ama ben henüz karşılaşmadım.

Yahu sahiden, beğenilmek bu kadar önemli mi? Yediğimiz yemeği, seyahat ettiğimiz yeri insanlar gerçekten merak ediyorlar mı? Yani örneğin, 1700 arkadaşım gerçekten benim ne yaptığımla ilgileniyor mu? Yoksa bir zaman öldürme aracı olan ve hiçbir zaman Shakespeare’in bir sonesi gibi kalıcılaşamayacağına inandığım bu programlar, bu paylaşımlar bir gün silinip ya da unutulup gidiyor ve biz aslında etrafımızda olmayan insanlar tarafından “beğenildiğini”, “takip edildiğini” düşünen şizofrenlere mi dönüşüyoruz?.. Mesela hepimiz aslında sadece kendimizle ve kendi hesabımızla ilgiliyken, bunu örtbas etmek ya da perdelemek için başkalarının hesabıyla ilgiliymiş gibi davranıyor ve bunun farkına varmamış olabilir miyiz?

Peki bunu şöyle hayal etsek? Hepimiz, sosyal medya arkadaşlarımızla açık ve geniş bir alanda buluşuyor ve paylaştıklarımızı bu kez görsel ya da yazılı olarak değil de sözlü olarak paylaşıyoruz. Kural şu: arkadaşlarımızla bir şeyleri paylaşabilmek için o alana gelmemiz ve orada olmamız gerekiyor. “(Şunu şunu) sevdiğim/sevmediğim doğrudur. “ “chok mu chok tatlıyıss!” “Kordon’da bira keyfi” “Aşkımla bilmemkaçıncı yıldönümümüz…”, “kuzum bugün hiç uyumadı.”… “bik bik bik…” “bik bik bik…” “bik bik..””bik bik..”, “……” Yüzlerce, binlerce ses var. Hepimiz aslında dinlediğini sandığımız arkadaşlarımıza bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz. Bazen dinliyoruz da… Ama aslında sürekli konuşuyoruz ve konuştuklarımız havada asılı kalıyor. Bazen arkadaşlarımız öyle şeyler anlatıyor ki! Aslında yüz yüze iken hiç paylaşmayacağı şeyleri görüyor, duyuyor ama yine de sesimizi çıkarmıyoruz. Çünkü o arkadaşımızı seviyor yahut kırmak ya da kaybetmek istemiyoruz. Bu yüzden de saçmalıklarına susuyoruz. Hiç eleştiren yok! Hiç karşı çıkan yok! Herkes birbirini onaylıyor, beğeniyor, alkışlıyor! Tam bir gürültü kirliliği içinde önce kendi söylediğimizi doğru ve gerçek sanıyor, sonra da kendi sesimizi dahi duyamamaya, arkadaşlarımıza ballandıra ballandıra anlattığımız güzellikleri tüm varlığımızla yaşamayı unutmaya başlıyoruz. Peki ya sonuç? Peki ya geçip giden hayatımız! 10 yıl sonra bu paylaştıklarımızın tek bir tanesini biz gönüllü esaretimize devam etmezsek hatırlayan olacak mı? Umursayan? O zaman bu kadar zamanı öldürmüş olmamıza değecek mi?

Size son olarak Eflatun’un mağara benzetmesinden bahsetmek istiyorum. Bu benzetmeye göre, birtakım insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş oturmaya mahkûm edilmiştir. Taktıkları pranga yüzünden mağaranın girişine kafalarını çeviremeyen bu insanlar, mağaranın girişinden içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların, hayvanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedir. Bu mahkûmların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulaklarıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görünüşlerin bilgisidir. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür. Ancak kendisi de gördüklerine inanamaz. Zira hareket etmek istediğinde duyacağı acıya rağmen zincirlerinden kurtulma kararlılığını gösterip mağaranın dışına çıktığında, ışık ve ateş gözlerini kamaştıracaktır. Bir süre boyunca hiçbir şey göremeyecek, ardından ise muhtemelen kafası karışacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, yani idrak ettiği tek gerçekliğe dönecektir. İnsan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok zor olduğundan, büyük olasılıkla yeni duruma alışamayacak ve daha önce görmüş olduğu şeyler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir ve bu algıyla tekrar mağaraya dönüp gördüklerini anlatsa dahi içerdekileri, duvarda gördüklerinin yansıma olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması neredeyse imkânsız olacaktır.

Bu benzetmede mağaraya zincirlenmiş insan toplumun parçası olan ancak bireyselleşmemiş, farkındalığı gelişmemiş kişiyi, mağara idealar evrenini, zincir toplum içerisinde bireyi sınırlayan kalıp, dogma ve kuralları (ki bunlar zihnin özgürleştirilmesinin önünde engellerdir), gölgeler ise toplum tarafından belirlenen ve benimsenen sorgulanmamış doğruları temsil etmektedir. Mağaranın dışı ise hiç kuşku yok ki nesneler evrenini yani gerçekliği, gerçek dünyayı…

Bu örneği okur okumaz muhtemelen beynimiz yukarıda sosyal medya bağımlılığına ilişkin verdiğim örneklerle bağdaştırdı ve Platon’un benzetmesini sosyal medya bağımlılığı olgusuna uyarlamaya başladık. Karşımıza da aşağı yukarı şöyle bir tablo çıktı: Kendisini gönüllü olarak sosyal medyaya zincirleyip, hayatını sözüm ona “iletişim çağının” daha doğrusu sosyal medyanın gerektirdiklerine göre kanalize etmiş olan (ve dolayısıyla örnekte de olduğu üzere farkındalığı gelişmemiş olan) biz sosyal medya kullanıcıları bir mağaraya zincirlenmiş insanları, mağara; ülkemizde kayıtlı bir kullanıcı olmayı gerektiren herhangi bir “sözde sosyal” platformu, zincir; bizi sosyal medyaya bağlı tutan her türlü akıllı telefonları, tabletleri, bilgisayarları; gölgeler ise yine sorgulanmaksızın benimsenen sözde dogma ve davranış biçimlerini (selfiye ve diğer birçok paylaşım türevini) temsil etmekte değil mi?

Bu örnekten yola çıkarsam, sanırım ben zincirlerini kırabilen ve ışığı görmek için mağaranın dışına kendini atabilenlerden olmak istiyorum. Birazdan bu yazıyı sosyal medya hesaplarımda yayımlayacak ve gerekli bilgileri arşivime aldıktan sonra tüm hesaplarımı terk edeceğim. Bilmiyorum, belki ve muhtemelen bana da mağaranın karanlığı rahat ve tatlı gelecek ve gelecekte bir gün içeriye geri dönmek isteyeceğim. Ama belki de bir “filozof” olmayı başaracak ve ne kadar gözlerim yanarsa yansın yüzümü hayatın ışığına dönecek, hayatın gerçek varlığını kavrayabileceğim. Başarabilir miyim bilmiyorum. Ama artık şunu biliyorum ki, sosyal medya ve internet, bir “idealar evreni”nden başka bir şey değil. Ve kendi öz irademizle kendimize taktığımız zincirlerin farkına varıp, o zincirleri kırmayı ve hayatın gerçek ışığına dönmeyi sağlayacak tek irade de yine bize ait.

Sizleri mağaranızda ya da zincirlerinizi kırma yolunuzda kendinizle baş başa bırakıyor, esenlikler dileyerek aranızdan ayrılıp gerçekliğe dönüyorum. Sağlıcakla kalın…

Yorumlar

  • Henüz yorum yapılmadı. Hemen düşüncelerinizi yazarak ilk yorumu siz yapabilirsiniz.
Yorum yapın
  • Doğrulama için e-posta adresinizin gerçek ve size ait olması gerekiyor.
  • E-posta adresiniz kesinlikle üçüncü kişilerle paylaşılmayacak, gizli kalacaktır.
  • Görünecek ad alanı için gerçek adınızı kullanmak zorunda değilsiniz.
  • İnternet üzerinde yapacağınız her işlem için IP adresinizin kayıt altına alındığını unutmamalısınız.
  • Yorumunuz yayınlanmadan önce editör onayından geçecektir.
lightbulb_outline İnternette kişisel fotoğraf ve video paylaşmadan önce bir kere daha düşünün! Gerçekten paylaşmanız gerekiyor mu?!
Toast Alert...